spotlar 1 spotlar 2 spotlar 3

Modernlik Ve Hoşnutsuzlukları

Toplumsal değişim ve dönüşümler, insan teki üzerinde de tezahürlerini gösterirler. Modernliğe geçişle birlikte ruh sağlığını yakından ilgilendiren bazı değişimler gerçekleşmiştir. Ailenin çözülmesi, bireyciliğin öne çıkması, iş ortamında kimliklerin aşınması ve tüketim çılgınlığı bu duruma örnek olarak verilebilir. Bu yazıda ruh sağlığı ekseninde modernizenin uyandırdığı bazı hoşnutsuzlukları tartışmak istiyorum.Modernleşmeye sökün eden hızlı sosyal değişim, anne babadan çocuklara değer aktarımını zorlaştırmaktadır.

Üstelik aile giderek daha istikrarsız hale gelmekte, rehberlik ve bağlanma için güvenilir bir zemin olmaktan gitgide uzaklaşmaktadır. Çözülmüş ve anomik toplumlar radikal biçimde bireycidirler ve bu yüzden gençlerine bir anlam duygusu ve aidiyet sağlamakta kusurludurlar.

AİLENİN ÇÖZÜLMESİ
Genel manada modernitenin kimi insanlar için psikolojik gelişimi zorlaştırdığı, kimileri (yüksek özerklik seviyesi yakalayabilen insanlar) için de kolaylaştırdığı söylenebilir. Daha incinebilir ve modern toplumun beklentilerini karşılamaktan uzak bir azınlık için modem toplum bir kâbus olabilir. Modern toplum pek çok biçimlerde narsisistik özellikleri ödüllendirmektedir. Başarı, bağlanmaktan daha değerlidir. Bireyciliğin başat görüş olduğu bir toplumda bağımlı özellikler kolayca uyumu bozucu olarak görülebilir. Öte yanda yakın ilişkilerde istikrarsızlık ve düşük yoğunluklu bir impülsiviteyle seyretse bile iş hayatına olumsuz yansımadığı sürece narsis istik özelliklere tahammül edil ir. Toplumsal ve tarihi geçiş dönemleri kişilik bozukluğu gelişimi için özel risk dönemleridir.

Sosyal yapıların psikopatoloji riskini etkilediği temel yollardan birisi, aile işlevselliği üzerindeki etkileriyledir. Toplumsal işlev bozukluğu aileyi işlev bozukluğuna zem in hazırlar. Aile işlevi aile üyeleri için söz konusu olan desteklerin elde edilebilirliğini de içerir. Bu desteklerin yokluğu değişik psikopatoloji biçimlerinde tezahür eder. İşsizlik gibi sosyal çevrede yıkım yaratan olaylar ya da toplumsal ağ sistemindeki kırılmalar, ruhsal bozuklukların yaygınlığını artırır. Lasch çağdaş toplumda çekirdek aileyi ‘kuşatma altında’ ve ‘kalpsiz bir dünyada bir sığınak olarak tanımlar.

Modern toplumlarda aile daha istikrarsız ve çözülmeye yatkındır. Güney Kore’yi dışta tutarsak Doğu Asya toplumlarında antisosyal kişilik bozukluğu (ASKB) yaygınlığı düşüktür ve bunun aile yapısının koruyuculuğuyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Saldırgan veya namevcut babalar çok az kural koyar, çocukların beklentileri düşük ve aileye sadakat azdır. Öte yanda geleneksel bir uzak doğu ailesinde babalar güçlü ve otoriterdir, çocukların aileden yüksek beklentileri vardır ve aileye sadakat’ ödüllendirilir. Birbirine bağlı ailelerde ASKB riskinin düşük olduğu genel bir kabul görmektedir.

KARAKTER AŞINMASI

Richard Sennett yeni kapitalizmin en çarpıcı simgesi olan ‘uzun vade yok’ sloganının aile ilişkilerine aktarıldığında, ‘bırak git’, kendini adama’ ve ‘fedakârlıkta bulunma’ anlamlarına geldiğini yazmaktadır. ‘Uzun vade yok’ anlayışı uzun vadede kişin in davranışını yolundan saptırmakta, güven ve sadakat bağlarını zayıflatmakta; iradeyle davranışı birbirinden koparmaktadır. Sennett yeni düzenin bütün kutsal kitaplarının bağımlı olmayı utanç verici bir durum olarak nitelediğini yazar, oysa birçok eski toplumda, zayıfın güçlünün yardımını istediği kamusal bağlılık ilişkileri utanç verici görülmüyordu.

Bu durumun sonunda bir ‘karakter aşınması’ na yol açacağını söyleyen Sennett şöyle yazar: “Karakterimizi ilgilendir en ‘bana kim ihtiyaç duyar?’ sorusu, modem kapitalizmle yoğun saldırı altında. Sistem, insanlara kayıtsızlık aşılıyor. Bunu, örn eğin ‘kazanan hepsini alır’ piyasalarında, risk ve ödül arasındaki ilişkiyi koparıp, insan çabasını nafile hale getirerek yapıyor... Günümüz kapitalizminde karşılaştığımız karakter sorunu budur işte. Ortada bir tarih var, ama insanlarca paylaşılan bir mücadele anlatısı ve dolayısıyla ortak bir kader yok. Bu koşullar altında karakter aşınır; ‘Bana ihtiyaç duyan kim var?’ sorusu yanıtsız kalır”.

TÜKETİM TARİKATI

Reklam stratejileri, bugün bizi almak istediğimiz her şeyi alabileceğimiz şeklinde yönlendirmektedir. Satın aldığımız markalar bilinçdışı cinsel arzularımızın; huzur, rahat, emniyet, aidiyet ve iktidar arayışlarımızın bir ilacı olarak sunulmaktadır. Sahip olduğum uz ürünlerle kim olacağımızı seçtiğimiz bir zaman diliminde yaşıyoruz. Kimliğin diğer kaynaklarının aşınmasıyla kimlik ve zevkin temel kaynakları olarak insanlar alışverişe ve tüketiciliğe yönelmektedirler. Geleneksel toplum yapısı insanlara bir aidiyet hissi, bil inme ve tanınma imtiyazı, zor zamanlarda destek, dayanışma ve anlam sağlıyordu. Daha durağan ve kararlı eski toplumların yerin i günümüzün hıza ayarlı risk toplumunun alması insanları bir ‘karakter aşınması’ sorunuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Richard Sennett’in deyişiyle bu durum samimi, derin ve sadakate dayalı insan ilişkilerinin kaybol arak günübirlik çıkarların öne çıktığı bir sığlaşmayı temsil eder.

Dayanışma duygusu, ortalıktan çekilmiştir ve içsel tatminsizlik günbegün büyümektedir. İnsanlar maddi zenginliğin ortasında yoğun bir boşluk duygusundan yakınmaktadırlar. Phillip Cushm an 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD de toplum, gelenek ve paylaşılan anlamın uzağına düşen, bunların yokluğunu yaşayan benliği boş benlik’ olarak tanımlamaktadır. Bu toplumsal yoklukları yaşayan benlik bunları ‘içsel hayatında kişisel anlam ve değ er yokluğuna tercüme etmekte ve süreğen bir duygusal açlığı tecessüm etmektedir. Bu benlik boşluğunu tüketerek ve sahip olarak doldurmayı amaçlamaktadır.

Tüketim sözcüğünün psikanalitik kuramda ilk tedisi* bebeğin bedensel ve ruhsal varlığını devam ettirmek için anneyi tüketmesi durumudur. Anne sütünde mündemiç olan gıdayla birlikte bebek haz verici ilkel bir kimlik duygusu da alır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren arzu pazarlanmış ve reklamcılık bize eksikliklerimizi dış dünyadan alacağımız eşyalarla telifi edebileceğimizi telkin etmiştir. Böylece bir araba markası, bir içecek ya da giyim eşyası bizim cinsel arzularımızın iktidar, makam, emniyet, huzur veya aidiyet arayışlarımızı temsil eden simgesel vasıtalar haline gelmiştir. Pazarlama tekniklerinin baş ansı, artan çeşitlilikte eşyanın giderek daha fazla tüketilmesi ve sürekli değişen moda akımları benliklerimizin anlamlarını yeniden farklı biçimlerde icat etmenin imkanlarını sermiştir önümüze.

KİMLİKLERİN AŞINMASI

Psikanalitik bakış açısı, tüketimden alın an hazzı ve sadece daha fazlasına sahip olmak için sevilmeyen işlerde uzun saatler çalışılmasını, önceden kültürün içinde hazır bulunan bazı kimlik kaynaklarının aşınmasına bağlamaktadır. Modern toplumun mümeyyiz vasıfları olan parçalanma, yurtsuzlaşma ve insani irtibat kaybının temel bazı sosyal değişimlerle ortaya çıktığı tartışılmaktadır.

Eski ve istikrarlı topluluklar üyelerine güvenilir bir üs, oradan bir kimlik duygusu geliştirebilecekleri sağlam bir aidiyet, zor zamanlarda dayanışma, paylaşma ve yardımlaşma vasıtasıyla ‘içeriden biri’ olma duygusu sağlıyorlardı. Bu toplulukların ve daha önce de tartıştığımız gibi ailenin parçalanması (Britanya da her üç aileden biri parçalanmıştır) kimlik ve anlam krizini tırmandırmaktadır. Dahası geç kapitalizmin ve küresel ekonominin, kalkınmanın sosyal dok usunu tamamen ihmal ederek bir risk toplumu yaratmaları iş ortamında da güvensizliğe, endişe, çaresizlik ve özsaygı azalmasına yol açmaktadır.

Bauman şöyle yazar: ‘Artık dostların oluşturduğu birliktelik duygusu da tehlike ve tehditleri gideremiyor, onların verdiği acıyı azaltmıyor. Günümüzün felaketleri kurbanların adlandırabileceği, parmaklarıyla işaret edebileceği, karşısında birleşik bir cephe oluşturup onunla savaşabileceği bir düşmanın yaptığı kötülükler değil. Kaderin silleleri, sabit bir adresleri olmayan, mali piyasalar, küresel ticaret koşulları, rekabet gücü, arz-talep gibi tuhaf ve kafa karıştırıcı isimler ardında saklanan gizemli güçler tarafından indiriliyor”. Alışveriş böylesi bir kültürel iklimde insanlara, hayatlarının diğer alanlarında sahip olmadıkları etkin bir güç sağlar, kültürel ve ruhsal süreçlerin yol açtığı boşluk ve anlamsızlık duygularına karşı bir savunma işlevi görebilir. Modern hayatın tüm bu aktardığımız özelliklerinin kişilik bozukluklarının gelişimi için uygun bir fidelik oluşturduğu açıktır.

YİTİRİLEN: iNSAN RUHU

Smith geç modernliğin bir hastalığı olar ak ümit yetersizliğine işaret etmektedir. Cennet ve cehennem, kurtuluş ve cezalandırılma gibi dini ilgiler hayata anlam sağlamaz olduğunda, dini ümit yerini ilerlemeye duyulan inanca bırakmıştı. Bu inanç her şeyin ileride mutlaka daha iyi olacağını, cennette olmasa bile bu dünyada ileri bir gelecekte daha iyi bir ömür süreceğinizi telkin ediyordu. Savaşlar, çevre kirlenmesi, dünya kaynaklarının eşitsiz dağılımı gibi bir dizi nedenle ümit karamsarlığa dönüşmüştür. Ünlü Rus romancı Alexander Soljenitsin de ilerleme mitiyle beraber insan ruhunun yitirdiklerine dikkat çeker: “Hepimizin unuttuğu şey insan ruhudur’ diye yazar, “İsteklerimizin denetimsiz biçimde büyümesine izin verdik ve şimdi onları nasıl yönlendireceğimizi şaşırmış durumdayız... Ve hiçbir şey şu anda ruhlarımızdaki çaresizliği, zihinsel karışıklığımızı, ölüm karşısındaki açık ve sakin tutumun kaybı kadar iyi anlatamaz. Modem insanın refah seviyesi ne kadar yüksekse, tüyler ürpertici ölüm korkusu ruhunu o kadar derinden yaralıyor”.

HÜLSA-İ KELAM

Özetlemek gerekirse, benlik ve kişilik bir kültürel matriste biçimlenir. Kişilik bozuklukları için sosyal risk etkenleri herk esi etkileyebilir, ancak en büyük etkilerini zaten psikolojik ve biyolojik olarak risk altında bulunan bireylerde icra edeceklerdir. Çekirdek ailelerde dağılma sıklığının artması ve hızlı sosyal değişimler, hem etkin bir ebeveynliği engelleyerek hem de sosyal ağ ve yapıların istikrarını bozarak kişilik bozukluğuna zemin hazırlayabilirler. Kapitalizmin modern topluma sunduğu tüketim eksenli yaşama biçimi ve ‘uzun vade yok’ sloganı etrafında şekillenen, insani ilişkilerde bağlılık ve itimadı yok sayan anlatısının da modem bireyi bir anlam ve boşluk sorunuyla yüz yüze bıraktığı anlaşılmaktadır. Anlam insan hayatına geri dönmeden, ‘yitirdiğimiz insan ruhunu yeniden ele geçirmeden, hasıl-ı kelim içimizdeki boşluk iyileşmeden: aşınan kimliklerimize, dağılan kişiliklerimize bir çare bulabilecek gibi görünmüyoruz.

Popüler Psikiyatri Mayıs – Haziran 2003 Sayı: 13 / Doç. Dr. Kemal SAYAR / Psikiyatri Uzmanı

makale spotlar 5 spotlar govdealt 1 spotlar govdealt 2 spotlar govdealt 3 spotlar govdealt 4
makale spotlar 6